“Amerikan rüyası”nın gerçekliği
Trump’ın strateji belgesinde göçün bir tehdit olarak tanımlanması, yalnızca sınır politikalarının sertleşmesine yol açmıyor; içeride, kimliğe dayalı bir şiddet rejiminin oluşmasına yol açıyor.

ABD’nin Minnesota eyaletinde göçmen ve gümrük muhafaza polisleri tarafından 37 yaşında, üç çocuk annesi Renee Nicole Macklin Good’un aracında silahla vurularak öldürülmesi, ilk bakışta ABD polis şiddetinin alışılagelmiş bir örneği gibi görünebilir. Bu tür haberleri okuduğumuzda çoğu zaman, polislerin tehdit olarak algıladıkları her durumda öldürme yetkisini kendilerinde görmelerini, bir tür “güç gösterisi” olarak düşünürüz. Ancak yaşananlar yalnızca bireysel şiddet pratikleriyle açıklanamaz; bu cinayet, uzun süredir inşa edilen ve “Amerikan rüyası” olarak pazarlanan siyasal-ideolojik düzenin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Olayın ardından Trump’ın “Memurumuz kendini savundu, olayın sorumlusu radikal sol” açıklaması, bu düzenin nasıl işlediğini açık biçimde gösteriyor. Oysa kamuoyuna yansıyan görüntülerde, kadının aracın içinde korku ve panik halinde olduğu, polis memurunun ise zorla aracın kapısını açmaya çalıştığı görülüyor. Daha sonra ortaya çıkan bilgiler, Renee Nicole Macklin Good’un Colorado doğumlu, Minnesota’ya yeni taşınmış, daha önce yalnızca trafik cezası almış bir ABD vatandaşı olduğunu ortaya koymuştur. Ölümünün ardından binlerce kişinin sokağa çıkarak bu cinayeti protesto etmesi, olayın münferit bir “güvenlik vakası” olmadığını da gösteriyor.

Bu olay, ölümün Amerikan kamuoyunda ve uluslararası alanda yarattığı meşruiyet krizini derinleştirdi. Trump’ın, memurunu korumak adına “radikal solu” suçlaması ise, bu politikanın asıl sorumluluğunu perdelemeye hizmet ediyor. Bu cinayet, ABD’nin ulusal güvenlik strateji belgesinde açıkça ifade edilen “önce Amerika” yaklaşımından bağımsız değildir. Belgede, dış politikada “demokratik değerler” yerine ABD’nin somut çıkarlarının esas alınacağı ilan edilirken, bu çıkarların fiili sonuçları en ağır biçimde kırılgan gruplar üzerinde hissediliyor. Özellikle göçmen kadınlar, bu stratejiyle birlikte daha fazla dışlanma, sınır dışı edilme ve suçla ilişkilendirilme tehdidiyle karşı karşıya bırakılıyor. Göçmenlik, uyuşturucu ticareti ve “narko-terörizm” söylemleriyle yan yana getirilerek, adeta yapısal bir suç kategorisine dönüştürülüyor. Minnesota’da yaşanan ve önce göçmen olduğu sanılan, ardından ABD vatandaşı olduğu anlaşılan bu ölüm, tam da bu politik hattın içeride nasıl işlediğini göstermektedir. Ulusal güvenlik stratejisinde göç, suç, terör ve düzensizlikle birlikte anılırken, göçmenlik giderek hukuki bir statü olmaktan çıkarılıyor; bedensel ve kültürel işaretler üzerinden tanımlanan bir kimliğe indirgeniyor.

Bu çerçevede “göçmen”, pasaportla ya da yurttaşlık belgesiyle değil; ten rengiyle, aksanıyla, giyimiyle ya da bulunduğu mekanla tanımlanan bir figür haline geliyor. Minnesota’daki yaşananlar gibi, kişinin fiilen ABD vatandaşı olması, ilk anda hedef haline gelmesini engellememiştir. Çünkü belirleyici olan hukuki statü değil, güvenlik söyleminin ürettiği “potansiyel tehdit” algısıdır. Bu söylem, kimin “gerçek Amerikalı” olduğuna dair hiyerarşik ve dışlayıcı bir anlayışı sürekli yeniden üretiyor. Sonuç olarak Trump’ın ulusal güvenlik strateji belgesinde göçün bir tehdit olarak tanımlanması, yalnızca sınır politikalarının sertleşmesine yol açmıyor; içeride, kimliğe dayalı bir şiddet rejiminin toplumsal zeminini de güçlendiriyor. 

Fotoğraf: ABD Dışişleri Bakanlığı


Editörden