AKP iktidarıyla birlikte medya, klasik anlamda “dördüncü kuvvet” olma iddiasını büyük ölçüde yitirdi. Kamusal denetim yapan bir alan olmaktan çıkarak, siyasal iktidarla iç içe geçmiş bir sermaye ve ideoloji aygıtına dönüştü. Medya artık yalnızca denetlenen değil; rıza üreten ve rejimi yeniden kuran bir yapı olarak işliyor.
Türkiye’de bu dönüşümü en berrak biçimde okumak için kadın haberlerine bakmak yeterli. Kadınların nerede susturulduğu, nerede görünmez kılındığı ve nerede denetim altına alındığı, rejimin sınırlarını açık biçimde ortaya koyuyor.
Bu tabloya gelmeden önce medya sahipliğinin el değiştirdiği kritik eşiklere bakmak gerekiyor. 2007–2011 yılları arasında kırılma başladı. 2016’daki darbe girişiminin ardından ise medya alanında açık bir tasfiye dönemi başladı. OHAL gerekçesiyle çok sayıda televizyon kanalı, radyo ve gazete kapatıldı; eleştirel sesler susturuldu. 2018’de Doğan Grubu’nun Demirören Holding’e satılmasıyla birlikte Türkiye’de ana akım medya fiilen sona erdi. RTÜK cezaları, ilan ambargoları ve TMSF müdahaleleriyle medya alanı yalnızca muhalefete değil, iktidar içindeki olası sapmalara karşı da disipline edildi.
Değişen dil, derinleşen cinsiyet eşitsizliği
Bu dönüşüm kadınlar açısından yalnızca editoryal bir değişiklik değil; doğrudan bir hak kaybı ve kamusal görünürlük daralması anlamına geldi. Kadınlara dair editoryal dil AKP öncesinde de sorunluydu. Bu dil, kadın mücadelesinin yükselmesine paralel olarak düzelme emaresi göstermeye başlamıştı. Ancak zamanla erkek egemen ve devlet merkezli bir hatta yerleşti. Örneğin Hürriyet gazetesi, 2015–2017 yılları arasında kadın cinayetlerini çoğu zaman “kadın cinayeti” başlığıyla veriyor, kadın örgütlerinin açıklamalarına yer açıyordu. Doğan Grubu’nun Demirören’e devriyle birlikte bu dil hızla terk edildi; “kadın cinayeti” ifadesi yerini “tartışma sırasında öldürüldü” gibi üçüncü sayfa diline bıraktı.
Benzer bir dönüşüm CNN Türk’te de yaşandı. 2010’lu yıllarda hazırlanan kadın dosyaları ve toplumsal cinsiyet içerikleri rafa kaldırıldı. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme sürecinde kadın örgütleri neredeyse hiç ekrana çıkarılmadı. Konu “toplumda farklı görüşler var” gibi muğlak çerçevelerle geçiştirildi. Hürriyet Cumartesi ve Kelebek eklerinde kadınlara söz açan içerikler zamanla estetik, diyet, ev dekorasyonu ve “annelik tüyoları”na dönüştü.
Düzenin bekçisi: RTÜK
RTÜK, AKP döneminde çoktan klasik bir “düzenleyici kurum” olmaktan çıktı. Bugün RTÜK, medya alanını ideolojik olarak disipline eden bir aygıt gibi çalışıyor. Kadın cinayetlerini politik bağlamı içinde ele alan yayınlar, “erkek şiddeti” ifadesini kullanan programlar, İstanbul Sözleşmesi’ni savunan içerikler ya da kadın örgütlerine söz veren yayınlar sistematik biçimde hedef alınıyor. Gerekçe neredeyse değişmiyor: “Toplumsal değerler.”
Show TV’de yayınlanan Kızılcık Şerbeti dizisinin ilk sezonunda kadınların itirazını görünür kılan sahnelerin hedef alınması bu yaklaşımın çarpıcı örneklerinden biriydi. Bu sınırlar sonucunda kadınlar ya acısı teşhir edilen mağdurlar ya da ahlaki yargının nesnesi haline getirildi.
Ekrandaki güç ilişkisi içinde kadın
Son dönemde Habertürk ekranlarında yaşananlar ise kadın sunucuların nasıl kırılganlaştırıldığını gösteren daha karanlık bir tabloya işaret ediyor. Doğrulanmamış ancak sistematik biçimde yayılan iddialar; uyuşturucu ve seks partileri, kadınlara yönelik şantaj ve “ekrandan aldırma” tehdidi gibi anlatılar, medya alanındaki güç ilişkilerini görünür kılıyor. Burada belirleyici olan, iddiaların doğruluğu değil; kadınların itiraz ettiklerinde kolayca hedef haline getirilebildiği, magazinleştirilerek itibarsızlaştırıldığı ve kurumlar tarafından korunmadığı bir düzenin varlığı.
Kadınlar ekranda hâlâ var; ancak çoğu zaman tartışmayı kuran, çerçeveyi belirleyen özne olarak değil. Erkek gazeteci aklı ve otoriteyi temsil ederken, kadın gazeteci çoğu zaman yumuşatıcı ya da tamamlayıcı bir unsur olarak konumlandırılıyor.
Gözde Şeker örneği ve sistematik yalnızlık
Gazeteci Gözde Şeker’in, siyasetçi Leyla Zana’nın hedef gösterilmesine itiraz ettiği için linç edilmesi ve kanal yönetiminin bu süreçte sessiz kalması da bu düzenin tipik bir örneği. Erkek sunucular söz konusu olduğunda hızla devreye giren “kurumsal duruş”, kadınlar söz aldığında ortadan kayboluyor. Kadınlar ekranda kaldıkları sürece makbul; sınırı aştıklarında yalnızlaştırılıyor.
Sonuç olarak kadınlar ekranda var ama güvencesiz. Konuşuyorlar ama korunmuyorlar. Görünüyorlar ama sahiplenilmiyorlar. Erkek egemen medya düzeni kadınları hem nesneleştiriyor hem de gerektiğinde gözden çıkarıyor. AKP döneminde kurulan medya rejiminin kadınlar açısından en çıplak gerçeği bu: Kadınlar sistematik biçimde yalnız bırakılıyor.
Medyada dönülen her siyasal virajın faturası kadınlara kesilirken bunun etkisi yalnızca kadınlarla sınırlı kalmıyor; toplumun tamamı bu eşitsizlik üzerinden yeniden şekillendiriliyor. Kadınların özne olarak görünmediği, itirazlarının bastırıldığı bir medya, topluma “kimin konuşabileceği”ni ve “kimin susması gerektiği”ni öğretiyor. Böylece medya yalnızca haber aktarmıyor; sınırları, rolleri ve makbul vatandaşlık biçimlerini yeniden üreten bir disiplin mekanizmasına dönüşüyor.
Direnç ısrar ve yeniden kurma hikayesi
Ancak bu tablo mutlak bir teslimiyet anlamına gelmiyor. Tüm baskı mekanizmalarına rağmen kadınların medyada söz alma ve itiraz etme ısrarı sürüyor. Bastırılmak istenen her söz, bu rejimin kırılganlığını da açığa çıkarıyor. Bu nedenle bu hikaye yalnızca bir gerileme değil; aynı zamanda direnç, ısrar ve yeniden kurma hikayesi.
Fotoğraf: Wikimedia Commons
- EN SON
- ÇOK OKUNAN
- ÖNERİLEN






















