İktidarın ‘biz’ diye saydıkları arasında kimler var, kimler yok?
Açık söyleyelim; pandemi döneminde kendini yalnız hissetmeyen bir tek kesim varsa o da sermayeydi. Onların “biz”i kendilerinden ve sermayeden ibaret!

Türkiye’de pandemi koşulları başlamadan hemen önce 8 Mart’ı kutlamıştık. “Evde kal” çağrılarından hemen önce sokaklarda, etkinlik mekanlarında kalabalık buluşmalar gerçekleştirmiştik. Kendimizi en kalabalık hissettiğimiz zamanlardı. Bu kalabalık buluşmalarda ana gündemlerimiz geleceksizliğimiz, şiddete karşı korunmayışımız, işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde çalışma koşullarımızın güvensizliği ve güvencesizliği, sağlığa erişmeye çalıştığımızda karşımıza çıkan maliyetler, okula gönderilen çocukların bilim adına ne öğrendiklerine dair yaşadığımız kaygılar, pazarda markette saatlerce dolaşıp elimizde iki torbayla eve gidişlerimizdi.  

Pandemi sürecinde kaygılarımız değişmedi, derinleşti. Çünkü bu süreç kapitalist düzenin her türlü yamasının ortaya çıktığı, yoksullukla, şiddetle, geleceksizlikle, bakım yükümüzle baş başa bırakıldığımız günler oldu...

İktidarın “Milletimizin yanındayız, biz bize yeteriz” hamasetiyle yaptığı yardımların kimin yarasına derman olduğunu bilemedik. Dağıtılamayan maskelerle, kendi OHAL ilanlarımızla sağlığımızı korumamızın istenirken, çarklar arasına gönderildik, canımız patronların iki dudağı arasına bırakıldı, hükümet ise patronlara karşı her zamanki “özenli” tutumunu yine sergiledi... Halka borçlandırma, patronlara ise yeni teşvikler düştü. Dünyanın çeşitli ülkelerinde vatandaşlara bu süreçte yardımlar yapılırken, AKP hükümeti halka devlete yardım etmesi için IBAN numarası gönderdi. “Biz bize yeteriz” sloganı ile devletin kasasını boşalttıkları gerçeğinin üzerini milliyetçi kabarışlar ve kahramanlık duyguları ile kapatmaya çalıştılar.

Açık söyleyelim; pandemi döneminde kendini yalnız hissetmeyen bir tek kesim varsa o da sermayeydi. Erdoğan sermayenin çıkarlarından vazgeçmeyeceğini bir kez daha gösterdi. Bu, bu iktidarın “normaliydi”. Her koşul altında yaşamak için işe gitmek zorunda kalan kitlelerin canı üzerinden “ekonomik büyümeyle” çıkmayı ummak hükümetin, sermayenin normaliydi.

Çünkü onların “biz” diye saydıkları arasında aslında işçi emekçiler yok. Onların “biz”i kendilerinden ve sermayeden ibaret. Geri kalanlar, yani bizler ise maalesef kocaman bir “siz”iz.

EMEK DÜŞMANI, KADIN DÜŞMANI, DEMOKRASİ DÜŞMANI

Biliyoruz ki AKP iktidarının ilk gününden beri süreklilik arz eden en önemli özelliği emek düşmanlığı ve kadın düşmanlığı. “Normali” bu olan iktidar, salgın sürecini yönetirken de bu özelliklerinden vazgeçmedi; olağanüstü tabloyu patronlara daha büyük olanaklar açmak, ekonomik daralmışlığı sermayenin emek düşmanlığı lehine kullanmak için kullandı. Otoriter baskıcı karakteri tek adam rejimiyle iyice ayyuka çıkan iktidar, olağanüstü koşullarda kamu üstündeki gücünü emek haklarını yok etmek, demokrasi güçlerini baskılamak, kadınların haklarını silmek için adımlar atmak için kullanmakta bir sakınca görmedi.

Uzunca bir süredir demokrasinin elde kalmış bütün haklarını ortadan kaldırmaya çalışan iktidar en ufak bir fırsatı kaçırmadan emek ve meslek örgütlerine saldırdı, seçilemediği yerlere kayyum atamaya devam etti, belediyelerin kadın çalışmalarını yok etti, seçilmişleri cezaevine gönderdi, kadınların kurumlarını, derneklerini kapattı, muhalif partilerin vekillerinin vekilliklerini düşürdü, mücadelenin bütün demokratik zeminini yok etmek için barolara, meslek örgütlerine, kadın derneklerine gözdağı vermeyi sürdürdü.

Pandemi sürecinde gündeme getirilen MESSafe gibi önlemler, işçilere adeta kölelik dayatması olarak karşımıza çıktı. Aynı biçimde kadınların yoksulluk, işsizlik cenderesi altında iyice aileye bağımlı kılınan hayatları, şiddete karşı korunma hakları kadükleştirilerek iyice cendereye alınıyor. Çocuk yaşta evliliği meşrulaştıran, boşanma hakkı neredeyse kullanılamaz hale getirilen bu düzende kadınlara vadedilen tek şeyin de “kölelik” olduğu görülüyor.

Kadınlar salgın sonrasında çizilen “yeni normal” tablosunda, daha çetrefilli, daha birikmiş, daha çözümsüz bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya.


SALGINDAN ÇIKARACAĞIMIZ SONUÇ: ÖRGÜTLÜ MÜCADELE

Bu kadar birikmiş sorundan bir iyi çıkarabiliriz. O da örgütlü mücadeleye olan ihtiyacın anlaşılması. Sınıf çelişkilerinin derin hissedildiği bu koşullarda yaşanılanlardan çıkartılacak en iyi sonuç bu olur. Salgın boyunca yaşadığımız mekanlara, yanı başımızdaki komşularımıza, aynı bantta çalıştığımız mesai arkadaşlarımıza ne kadar ihtiyacımız olduğu, gerçek bir birlik ve beraberliğe ne kadar ihtiyacımız olduğu iyice açığa çıktı. Yani iktidarın “biz” dediğinin sermaye ile kucaklaşmak olduğunu anladığımız bir üç ayın ardından; bizim, “biz” dediğimizin yanı başımızdakiler olduğunu bir kez daha tecrübe ettik.

Her zorlu dönemde, mücadele olanaklarının koşulları da değişir, yenilenir. Mücadele, bir arayışa tekabül eder. Hukuksuzluğun, kuralsızlığın, keyfiliğin bir yönetme biçimi olarak kendini bu kadar dayattığı koşullarda mücadele etmenin koşullarının da değişmesi kaçınılmaz.

Ve mücadele edenlerin hafızası da yok olmaz.

Aslında yüz yıllardır ezilenlerin mücadele repertuvarlarında yer alan pek çok biçim, bu zorlu koşullarda bir araya gelmemiz için yeniden hatırlandı. Balkonlarımızı, pencerelerimizi birbirimize ses olabilmek için kullanmayı hatırladık. Değiştirici asıl gücünün örgütlenmek, yan yana gelmek olduğuna dair epey tecrübeyi biriktirdik. Gözümüze devasa görünen iktidarın, sermayenin her koşulda fabrikalarını çalıştırmasının, gemisini yürütmesinin koşulsuz şartının işçi ve emekçilerin emeklerine göz dikmek, ilk kesintileri onların ücretlerinden yapıp, ölümüne çalışma ya da işsizlik arasında tercih yaptırması olduğunu gördük.

Pandemi boyunca ihtiyacımız olan ne varsa almayı belirleyecek olan bir arada duruşumuz ve örgütlü mücadelemiz olacaktır. Örgütlü mücadelemizin özellikle bir hedefi olmak zorunda. Sermaye nasıl kapitalizmin devamı için can cana, kol kola girmiş en kötü zamanlarda yoldaşlığına zeval getirmemişse, bizim de haklarımız, hayatlarımız, kendi iktidarımız için en yakınımızdakilerin yoldaşlığına ihtiyacımız var. Onlar nasıl kapitalizmin yılmaz savunuculuğunu yapıyorsa bizim de yeni bir dünyanın inşası için atılacak adımları başlatıp yan yana olmaya, birlikte üretmeye ihtiyacımız var.  

EĞER KARŞISINDA DURMAZSAK…
Sınıf ayrımlarının en keskin şekilde yaşandığı salgın döneminde, kadınlar her türlü zorluğun, her türlü kötü çalışma ve yaşam koşulunun sadece yükü üstleneni değil, bunun “normal” olduğunun “yılmaz savunucusu” olmaya teşvik edildi. Kadınlara fabrikalarda, atölyelerde çalışmaya devam etmek, çalışırken çocuk bakmak, yaşlı ve hastaların ihtiyaçlarını karşılamak, evin düzenini sağlamak ve azalan gelir ile sızlanmadan ihtiyaçları giderme görevi yüklendi.
Evden çalışma “lüksüne” sahip kadınlar açısından da bu durum değişmedi. “İşten atılmadıysanız daha fazlasını istemeyin” sözüyle özetlenebilecek tablo, kadınlara ya kötü ve sağlıksız koşullarda çalışmayı ya da işsizlikle açlığı reva gördüğünü gösteriyor.
Bu, yeni bir durum değil. Sonuçta biliyoruz ki değişmeyen kapitalist sistemin kadınlara vereceği hiçbir şey yok. Çünkü kapitalizm bir sömürü düzenidir. Ve koşullarını her daim bu düzeni devam ettirmek üzerine koşullandıracaktır. Nitekim gördüğümüz de bu oldu; salgın sürecinde insanlar canları için, hayatta kalmak için uğraşırken, iktidar salgını “bir fırsata çevirmek” istediğini açıkça ilan etti. Patronlara teşvik üstüne teşvik açıklanırken, ekonomik kriz ve salgın sürecinin ağırlığı altında ayakta kalmaya çalışan işçi ve emekçilere daha uzun, daha ucuza çalışmak düştü. Normalleşme süreci ile birlikte sermayenin çıkarı doğrultusunda esneklik ve güvencesiz çalışma, ucuz çalışmayı dayatacak yeni paketler geldi, geliyor. Bütün bu sürecin karşısında durmazsak bunun en büyük yükünü yine hem evde hem işte hem sokakta kadınlar yaşayacaktır.
HEP YALAN DOLAN…

Bu süreçte kadınların maruz kaldığı şiddet konusunda iktidarın rakamları ile kadın örgütlerinin rakamları her zamanki gibi aynı olmadı. Oysa evin içerisinde bu kadar sorun salgınla birlikte daha da birikmişken, işsizlik, yoksulluk, hasta, yaşlı, çocuk bakımı yükü altında dört duvar bu kadar üzerimize gelirken şiddetin yaşanmaması çok olağanüstü bir durum olmaz mıydı? Üstelik şiddete karşı başvuracağınız bütün yollar kapalıyken, gittiğiniz karakollardan “salgın dönemi” hatırlatması bu kadar sık yapılırken nasıl olur da şiddet artmaz? Bakanlıklar her ne kadar “Aile içi ve kadına yönelik şiddetle mücadele kapsamında alınan yeni tedbirler ve atılan adımlar etkisini göstermeye başladı, rakamlar azaldı” açıklamasının yalan olduğunu sadece kendi çevremize baktığımızda bile görebiliyoruz.

Salgın öncesinde de kadınların şiddet karşısındaki haklarına göz dikenler, salgınla birlikte İstanbul Sözleşmesi’ne ve 6284 sayılı Şiddetin Önlenmesi Yasası’na saldırıyı yükseltti. Şiddeti görmezden gelmekle kalmayıp şiddete karşı kadınları koruyabilecek bütün düzenlemeleri de hedef aldılar. Sürekli gündeme getirilen ama karşı koyuşlarla geri çekilen; çocuk yaşta evliliklerde cezaları affetmeyi öngören, çocuk istismarının önünü açan yasa tasarısı salgın fırsatıyla bu kez yasalaştırılmak isteniyor. “Mağduriyetleri” dile getirerek önümüze koydukları bu düzenleme elbette iyi niyetli değil.

İlgili haberler
Güçlü olmadığında, yaslan bana…

ABD'de yükselen bir şarkının anlattıkları: Güçlü olmadığında/ Yaslan bana/ Arkadaşın olayım/ Devam e...

‘Çileği alabilelim de kurdu içinde kalsın’

Bir market servisinden notlar: ‘İki poşetten fazlasıyla çıkabilene bir dönüp bakıyoruz. Çileği bulsa...

Ne eski ne yeni, tek normal: İki sınıf karşı karşı...

Hükümetleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla örgütlü burjuva sınıfı bir yanda, sendikal örgütlüğü zayı...