Depremden sonra, seçimden önce politika
Ortada kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek var ki: halk, özveriyle depreme en hızlı tepki veren özne. Ne var ki özveriyi örgütlülükle bir tutmamak, kendi kendimizi yanılgıya düşürmemek gerekiyor.

Depremin birinci ayı geride kaldı. Bu bir ay dostu düşmandan, ak koyunu karasından ayırt etmenin pek çok olanağını sundu halk için. Maddenin hareketi bilinçlerimize ani, sıkıştırılmış ve kompakt bir etkide bulundu. Gördük ki; zengin ile yoksul arasında, emekçi ile patron arasında insan türünün ölümlü varlığı dışında neredeyse hiçbir ortak özellik kalmamış bir toplumda yaşıyoruz. Devlet denilen aygıtın kapitalist toplumdaki konumunu ve işlevini de test etmiş bulunuyoruz. Bu bir sınıf devleti; patron sınıfının devleti.

Şimdi öyle bir zamandayız ki; akrep depremi yelkovan seçimi işaret ediyor. Seçim gündemi, tüm ağırlığıyla depremi gelecek zamana taşıyor. Elimizde iki burjuva ittifak, Cumhur ve Millet, bir de emekçilerin ittifakı olma potansiyeline sahip tek bir ittifak var.

Deprem ve sonrasında burjuvazinin iki ana kliğini temsil eden bu iki siyasal ittifakın da ittifak olarak davranmakta zorlandığı bir sürece tanıklık ettik. İlk deprem anında, AKP sözcüsü Ömer Çelik’in “Cumhur İttifakı sahadadır” açıklamasına rağmen MHP’nin sahaya inemediğini gördük. Devlet Bahçeli’nin memleketi Osmaniye’yi dahi ziyaret etmediği bir yokluktu bu. Tüm deprem bölgesinde yankılanan “Devlet nerede?” sorusu, milliyetçiliğin kalesi olarak addedilen bu ilde Devlet Bahçeli’yi de içerecek şekilde soruluyordu kuşkusuz. Cumhur’un ittifak olarak varlık gösteremediği yerde siyasi hasar tespiti ve kontrolü reislik makamına kalıyordu şüphesiz. Böylece barınma bahane edilerek üniversitelerde örgün öğretim kaldırılır ya da kısıtlanırken, asayiş bahane edilerek OHAL ilan edildi. En çok da bölgedeki nüfuzu herkesin malumu olan HDP’nin de içinde yer aldığı Emek ve Özgürlük İttifakı unsurlarıyla renginde sarı tonu eksik sendikaların sahadaki mevcut ve olası etkisinin kırılması için.

OHAL’in hedefindeki bu menzil doğal olarak CHP’nin de etki alanını içeriyordu. Tayyip Erdoğan’dan ilk telefonu alan Meral Akşener’in “devletçilik” refleksiyle hızla “iktidarın muhalefeti” hizasına çekildi. Buna karşılık Kılıçdaroğlu’nun sahada gördüğü tablonun vahametinin de etkisiyle “Siyaset üstü bir yerde hizalanmayı reddediyorum,” şeklindeki (olumlu) çıkışına sahada Pervin Buldan’la fotoğraf vermekten çekinmediği bir siyaset refleksi eklendi. Böylece hizalanma testinden geçtiği pozunu verdi Kılıçdaroğlu. Bu aynı zamanda Millet İttifakı’nın da deprem sahasında ittifak olarak davranamadığının bir göstergesiydi. Bununla birlikte, CHP’li büyükşehir belediye başkanlarını ve olanaklarını iktidardan daha önce sahaya indirmiş olmanın sağladığı avantajla bir yandan Millet İttifakı’ndaki konumunu güçlendirdi, diğer yandan yönetme kapasitesini görücüye çıkarmış oldu. “Bakın ben yönetebilirim,” mesajı verdi, vermeye devam ediyor.

Tüm bu hamleler Meral Akşener’in depremden önce CHP’deki “Kılıçdaroğlu”cu klikleri görece kısıtlayabilen “kazanacak aday” çıkışının depremden sonra geçerliliğini yitirmesine yol açtı. İYİP ile Millet İttifakı’nda ve genel seçimlerde çıkarı olan her kim varsa yanlış bir hesaplamayla boşa düşmüş oldu. Her ne kadar Akşener ağzıyla “görüşebilir ama masaya getiremez” söylemiyle hizalanmaya çalışılsa da Kılıçdaroğlu’nun manevra alanının esnediği ortada. 2017’de halkın beklentisinin aksine menzili kısa kalan, Selahattin Demirtaş’ın ikameti olan Edirne cezaevine uzandırmadığı Adalet Yürüyüşü’nü bugün tamamlama olanağı bir kez daha doğmuş durumda.

Üstelik Anayasa Mahkemesi’nin HDP hesaplarına blokeyi kaldırma kararıyla kapatma davasında sonrası puslu olsa da en azından 11 Nisan’a kadar karar alınmayacağını öğrendiğimiz şu günlerde kendisine yargı cenahından da sarı ışık yakılmışken.

ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?

Evet, depremden sonra seçimden önce siyasetin havası puslu. Olasılıklar içinde kesinliğine diğerinden daha fazla yaklaşan bir seçenek öne çıkmıyor. Hiza çizgileri, hizalanmalar hızla ve günlük değişebiliyor.

Ama her ittifakın elindeki barut da bilinmez değil. Deprem sahasını bulandırarak, bilinçli bir koordinasyonsuzlukla, örgütlü bir kaosla yönetmeye çalışan Cumhur İttifakı, genel propagandasında “kader planı, talihsizlik” ve “yüzyılın felaketi” söylemleriyle halkın en geri duygularına hitap ederek 20 yıllık bir muhafazakârlaştırma yatırımının getirilerine oynayacak. “Devlet yok” diyene ettiği hakaretlerle, tarikat memleketi haline getirdiği Adıyaman’da faniliğini teslim edip istediği helallik bu açıdan çelişki oluşturmuyor. Futbol maçlarında, işçi direnişlerinde devreye sokulan milliyetçi, ırkçı ve (derin) devletçi kışkırtmalar bir anlamda seçim öncesi zemin etüdü.

Öte yandan, yer yer daha demokratik çıkışlar yapan, deprem çadırlarında kalarak halkçı okunu fırlatan bir lider etrafında zorlama bir kenetlenme görüntüsü vermeye çalışan Millet İttifakı ise genel söyleminde “Devlete ciddiyet gerek,” diyerek bürokrasiyi güçlendirme, liyakatsizliği temel sorun göstererek teknokratça çözümler üretme, güçlü bir “Müteahhitleri tutuklayın” sözüne karşılık ucu bürokrasiye dokunmayacak kadar sesi çıkan, görece zayıf bir “Sorumlular yargılansın” sözüyle sistemle gerçek bir hesaplaşmanın önünü kesme yoluna gitmeye devam edecek görünüyor. Halkın tek adama duyduğu tepkiyi mevcut iktidarı değiştirecek ama sistemi yıktırmayacak bir noktaya kadar canlı tutması zaten Millet İttifakı’nın sınıfsal karakterini de ortaya koyuyor.

Kiminin dilinde hamaset gibi dursa da ortada kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek var ki: halk, müthiş bir özveriyle depreme en hızlı tepki veren özne. Ne var ki özveriyi örgütlülükle bir tutmamak, kendi kendimizi yanılgıya düşürmemek gerekiyor. Örneğin bu özveride, yıllardır inşa edilen dindarlık ve bunun motivasyonuyla en geri bilinç diyebileceğimiz “hayırseverlik” davranışının payını küçümsememek, bunun farkında olmak lazım. Birlik beraberlik duygusunun, kardeşleşme ihtiyacının, depremzede halk ile yoksulluk duygudaşlığının dayanışmanın kendiliğinden biçimini oluşturduğunu görmeliyiz. Halkımız bu seçimlere büyük oranda örgütsüz gidiyor. Bu karamsarlığa çekildiğimiz değil, manivelayı koyacağımız bir gerçeklik. Dönem; değişim ivmesinin hızlanabileceği, sıçramalı ilerleyişlerin olanak olarak bulunduğu bir dönem. Tüm parçalı eylemliliğine rağmen, 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü pek çok açıdan işaret etti ki kadınlar kaldıracın koluna yüklenecek.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

İlgili haberler
İşte bunlar hep kapitalizm

Bir yandan bu iktidardan kurtulmaya çalışırken, onu da aşan, gerekirse o reisle değil de bu reisle y...

Deprem, devlet ve siyaset

Trilyonluk firmaların kapsında vinçler yatarken, işçiler yılların emeğiyle sahip olduğu hiltisini ka...

Tek adam, çok azar, karın doyurmayan sayılar

Kadının çalışmasına, çocuğun okumasına, gencin var olmasına “izin” vermiştir işte, daha ne istenmekt...